''Sizin dünyanızı sevmiyorumBenimkine bir daha bulaşmayın...” - Oruç Aruoba.

Hiç bitmeyecek aşkın içinden: BİR KAHRAMANLIK HİKAYESİ



Ankara’da, yanlış hatırlamıyorsam 2002 yılında tanıştım Onur’un sesiyle.  O zamanki grubumuzun solistinin evindeydik ve Sakin’den ‘’Laleler Beyaz’’ şarkısını açtı ‘’Bak ne güzel şarkı’’ diye. Sahiden, ne güzel şarkıydı o öyle... Bayıla bayıla dinledik.


2004 yılında üniversiteye kazanıp istanbul’a gelmemle daha çok Sakin müziği dinledim; üniversite herkes biraz alternatiftir malum; okulda ‘’Mustafa Sandal’’ dinliyorum diyeni duyacak değilsiniz ya, okul koridorlarında herkes biraz Yeah Yeah Yeahs, herkes kesinlikle Deep Purple... ‘’Ha bir de Sakin diye bir grup varmış duyduk’’. Yallah! Ben baya baya seviyordum Sakin’i. Hayattaki her şeyde olduğu gibi de göğsümü gere gere söylüyordum. Tıpkı aynı dönemlerde Hande Yener’i çok sevmem ve bunu da söylemem gibi...

Sonra o haber geldi, ‘’Sakin’in ilk albümü Rakun Müzik etiketiyle çıkıyor’’
Off heyecana bak. Her gün bir kere Mephisto’ya gidip ‘’çıktı mı?’’ diye soran ve olumsuz cevabı alınca yurda dönen kaç kişiydik? Tamam azdık, iyi ki öyleydik. O kadar çok gidiyordum ki artık bir süre sonra içeriye kadar girmeme gerek kalmadı, kapıdan giriyordum ve müzik bölümüne bakan arkadaş gözüyle ‘’cık’’ yapıyordu. Sanırım böyle geçti bir 3 hafta, derkeeeen albüm bir gün çıktı koliden. İstiklal Mephisto’dan alınan ilk Sakin albümünü aldım; delilim yok.

Cd çalarda Sakin, geçinip gidiyordum işte mis gibi... Sahaflardan alınan kitaplar, soba yanan Küçükayasofya Marmara Kafe günleri, kulağımda Onur’un sesi...  Mis gibiydi her şey. Durmadan şiir şerh eden ben, Onur’un ‘’göster beni aletin doluyken, dök üstüme sıcak suyunu’’ sözlerini mi anlamayacaktım. Niyet okuyucuyum ben, bildim. Aynı gökkuşağının altında ortak acılar çekiyorduk Onur’la, hem sanatı etkileyici kılan, aynı şeyleri yaşayan insanlardan birinin diğerinden daha önce  o şeyi söylemesi değil mi?

Hayat her zaman romantik gitmiyor; o soba sönüyor, o okul bitiyor, o kira ödenmeye başlıyor, o sevgili gidiyor...

Şehir hayatı ve iş hayatı vahşileştikçe ben de müzikal olarak daha alternatif şeylere evrildim, hem yaptığım müzikler hem de dinlediğim müzikler değişti. Akustik şeylerden sıdkım sıyrılmıştı, grup müziğinden yorulmuştum, kendi grubumu dağıtmakla kalmamış, sevdiğim müzik gruplarının cd’lerini bile artık takip etmiyordum. Çünkü hayatımda artık tek gerçek vardı... Elektronik müzik!



Bu sırada Sakin dağılmış, o bilmem ne yapmış pek umurumda olmadı açıkçası... Arada sırada ‘’Olm Sakin’in solisti Onurr olmuş ya’’  filan diyenler oldu şaşkınlıkla; ‘’Sen ayağını giydiğin çorabı değiştiremiyorsun adam hayatında değişim yapmış işte güzel değil mi?’’ demedim.

‘’Olm isim değişir mi ya, müzik zevki değişir mi yaa bu ne yaa ne varoşluk’’ diyen arkadaşlarım oldu, ‘’Soyadın değişsin diye koca peşinde koşan sensin, adam en azından bir üretimin peşinde koşuyor’’ demedim. Öyle dinledim sadece. Arada ‘’Hee’’ dedim, arada ‘’Alla alla çok garip’’ dedim, arada da ‘’Olsun abi ben severim Onur Özdemir’i’’ deyip geçiştirdim.

Çünkü rica edeceğim hayatındaki en büyük başarısı birisiyle evlenmek olan ya da çalıştığı yerden aynı sıkıcı işi yapmak üzere başka yere geçen insanlar birini eleştirmek için bu kadar cesur olmasınlar, olamasınlar. Çünkü mutluluğunun peşinde koşmayan kimseye saygı duymamayı öğretti bana yaşadığım şu 30 yıl. Ve aynı zamanda istediği gibi yaşayanları el üstünde tutmayı da... İyi ki!

Demem o ki hayatının bir yerinden delireni, kendini değiştireni, yeni şeyler deneyenleri hep sevmişimdir... Çünkü hayatın sırrını bilenler onlar. Çünkü onlar aşık olmayı da, o aşkın içinde boğulmayı da sonra bütün bunlardan daha güçlü olarak çıkmasını da bilenlerdir... Emin olun dünya bu insanların hatırına dönüyor, evinde terliklerini giyip börek yiyerek sosyalleşen ve orda burada birilerini eleştirenlerin hatırına değil. Neyse konuyu dağıtmayayım...

Son 2-3 yıldır yeniden aktif olarak müziğin içinde olunca yine Onur’dan haberdar oldum, single’lar yaptı yarısına kadar dinleyip kapattım, eleştirdim mi hayır! Sadece sevdiğim şeyler değildi. Ayşe Hatun Önal ile şarkı yaptı, etrafımda insanlar ‘’Ama kalbimi kalbimi...’’ diye gezdi, ben o sıra John Grant dinliyordum ve kimin kalbini kimden söktüğü umurumda değildi. Aşıktım, keyfim yerindeydi, single’lar yapıyor yeni kitap yazıyordum ve açıkçası Onur’un kalbi de Ayşe Hatun Önal’ın kariyeri de umurumda değildi. Uzaktan izliyordum sadece, ‘’Deli la bu’’ filan diyordum sevecenlikle, iyilikle...

Sonra bir gün Onurr’un paylaşımını gördüm, ilk albümünü çıkartıyormuş vs. Tabii ki çıktığı gün Derviş’i dinledim ve, ve....

Derhal o İtunes’a girildi ve albüm alınıp dinlenmeye başlandı... Sevgilisinden yeni ayrılan birisinin zamanı çok olur ve bende her yalnız insan gibi algılarım açık bir şekilde müziğe sardım bir süredir.  Yaklaşık yarım saattir aynı albümü dinlediğim halde bir türlü 4. şarkıya geçemediğimde fark ettim Onurr’un albümündeki sihri. En son ne zaman bir Türk müzisyenin albümünde şarkıları geçememiş ve takılı kalmıştım? Hatırlamıyorum.

Onurr’un Kahramanlık hikayesi öyle gerçek ki...
Bir kere anlayana çırılçıplak bir aşk hikayesi anlatmış 8 şarkıda. Bir aşk başlamış, gurur olmuş, şampiyonlar ilan edilmiş, iki taraf birbirini çok sevmiş (ama kesinlikle Onurr daha çok sevmiş) ve nedense o malum son gelmiş ve bitmiş. Ne eksik ne fazla. Albüm 9 şarkı olsa fazlalık olurdu, 7 şarkı olsaydı eksik olurdu. Öyle bir hikaye, Bir kahramanlık hikayesi...

Aşık olmayan derviş olmayı ne bilecek?

Birinci şarkı Derviş...
Sıra dışı bir giriş ve hareketli vokaller ile başlayan şarkı Onurr’un, Alper Narman’ın ve kraliçemiz Sezen aksu’nun imzasını taşıyor. Bu üç aşk insanının bir elden derviş olmayacağını iddia edenin aklına şaşarım.
Onurr bu şarkı ile aslında hikayenin özetini sunuyor dinleyiciye... Sonraki şarkılarda çektiği acıları duyunca neden Derviş olduğunu zaten anlıyorsunuz.
Düzenlemesi sıra dışı, klibi ortalama, Onurr’un bıyıkları hala var J  Hepsinin canı cehenneme, şahane bir albümü muştuluyor şarkı; Onurr diyor ki ‘’Birazdan hepinizin ağzına sıçacağım,  hadi ısının’’

Şaşırttın beni vay!
İkinci şarkı Replik...

Ve Onurr ilk altın vuruşunu yapar dinleyiciye... Öyle kendi gibi yapar ki, laf sokmaz, lanet etmez; klişeden uzaktır... Birisi gitmiştir ve Onurr acı çekiyordur, gidenin arkasından ‘’Aşk sorar hesabımı’’ diyecek kadar aşka güvenmiyorsanız bu şarkıyı dinlemeyin. Zamanın ruhu ile laf sokuyorsanız bu şarkıyı anlamazsınız... Ölen kalan ortada, sadece şaşırmak üzüntüye dahil. Çok saf çok temiz. (O yara bir gün kapanacak Onurr)

Hazır mısın bir kahramanlık hikayesi bizimkisi...
Şampiyon Onurr, sen neredesin?


 Albümün üçüncü şarkısı ‘Şampiyon benim bence’’ üflemeli düzenlemeleri ile bir şölen, ilginç düzenlemesi ile yine ayrıksı. Aşkın neden kahramanlık hikayesi olduğunu ancak ölür gibi sevenler bilir. Çünkü kahramanca aşkların çocuğu olmaz, evlilik cüzdanı yoktur; imkansız aşklar iki kişilik sessizliktir. Onurr bu sessizliği bozduğu için teşekkürler. ‘’İ will survive’’ dan sonra kendimizi iyi hissedeceğimiz bir şarkımız yoktu. Bundan sonra bize şampiyonluk yakışır tatlım. Herhalde!

Şaşıyorum nasıl benimsin diye!
Yakıyorsun ablam

Albümün dördüncü şarkısı Yakıyorsun... Sadece bir sözünü yazıp çekileyim

‘’Kaderime yazılmış sevaplarımın biliyorum ödülü sensin’’

Batu Çaldıran düzenlemesiyle coşturuyor. Modern, kesinlikle pırıl pırıl modern bir düzenleme. (Bir ara Batu Çaldıran’ın elini öpeceğim bu arada, aklımda)

Bu nasıl Dünya?
Hu

Birilerinin inancıyla ilgili yorum yapmaktan hoşlanmam ama Derviş ile başlayan arada Hu ile devam eden bir albümü yapan kişinin tasavvufa meraklı olduğunu kolaylıklar söyleyebiliriz ki bence bu şahane bir şey. Daha yüksek sesle söylese, yaşadıklarını anlatsa keşke Onurr. Dünya öyle çiğ ve o kadar ötekileşiyor ki her şey, dubstep düzenleme ile bu şarkıyı söyleyen birinin inanç sistemini de insanlar duysun isterim.


Aşk Kışlıkları Giy

Daha önce İrem Derici tarafından söyleniş sanırım, dinledim ve o yorumu pek beğenmedim. Açıkçası Onurr albümündeki yorumu da pek beğenmedim. Şarkı şahane ama daha akustik dinlemek isterdim bu şarkıyı sanırım. Belki tek gitarla... Sahilde oturmuşuz da biri çalıyor gibi... Kış gibi hüzünlü dinlemek isterdim.

Ağlayamam...

Ve Onurr azıcık tempodan sonra bir altın vuruş daha yapıyor, bence bunu bir sonraki şarkıda öldüreceği için hafif hafif ne yapacağını hissettirmek için yapıyor.
‘’Aşk dediğin düşünmeden yatmaktır ölüme’’ diyen bir şarkıda ne ummayı bekliyorsanız onu buluyorsunuz. Süründürüyor... Memleketi özletiyor, aşka saygı duruşunda bulunuyor, sevgiyi çoğaltıyor, dünyayı yalanlıyor... Ama asla duygularını ayaklar altına almıyor. Çünkü Onurr aşka inanıyor, bir kere bile inanmamazlık yapmıyor. Adeta bir kahraman gibi... Batu Çaldıran düzenlemede yine coşturuyor meseleyi, şahaneler yaratıyor, insana ah dedirtip bir kadeh şarap koyduruyor artık.

Ve final...
Yediğim Vurgun

Albümü dinlerken bu şarkıya geldiğimde istemsizce ağlamaya başladığım için sağlıklı bir şekilde dinlemem 7. – 8. denemeden  sonra oldu. Şu anda da günde 25 kere filan dinliyorum sanırım... Nabzını duymayan Onurr’u, ilacını almayan Onurr’u, gölgeyi ay ışığı sanıp dalan Onurr’u tanıyorum. O benim.

‘’Aç pencereyi aç ciğerim yanıyor’’ dediğinde ciğeri yanan benim... Bu hali biliyorum ve bu kriz anını o kadar güzel anlatmış ki, Batu Çaldıran o kadar güzel düzenlemiş ki, bence bu şarkı Türk müziğinde bir zirve. Yeni nesil bir Sezen Aksu ‘Gitme’’ ya da ‘’Ben Sende Tutuklu Kaldım’’


 Onurr bir albümü yediği vurgunla bitirse de bu aşk bitmiyor... Çünkü siz yeni bir kadeh şarap daha koyuyorsunuz, beatler vuruyor... Geri vokaller nağme yapıyor... Bunu iyi hisseden Batu Çaldıran kanun sesini loopa alıyor... O loop sürüyor... sürüyor...

Onurr henüz bitmemiş bir aşkın içinden şahane bir kahramanlık hikayesi yazmış bizlere... Bu hikayesi devam ettiği sürece yeni şarkılar yaparsa ne mutlu. Çünkü bu samimiyete o kadar çok ihtiyacımız var ki...

Bana göre son yılların en iyi Türkçe albümünü yapan Onurr’u, Alper Narman’ı ve Batu Çaldıran’ı tebrik ederim.


İyi ki böyle bir hikaye yazdınız... İyi ki.





Mine Söğüt'ten mektup var!




Yaklaşık 5 yıl önce, Gazetecilik Bölümü’nde yüksek lisans yaparken, bir ders için Mine Söğüt’ün ‘’Darbeli Kalemler’’ kitabını incelemiş, bu  kitapla ilgili de Mine Söğüt’e kafamdaki sorulardan oluşan bir E- mektup yazmıştım. Mine Söğüt de bütün samimiyetiyle sorularımı cevaplayan uzun bir mektup yazmıştı. Kitabı derste anlattım, yüksek lisansı filan da bitirdim hepsi geçti, elimde Mine Söğüt’ün muhteşem kitabı kaldı.
Söğüt’ün ‘’Darbeli Kalemler’’ kitabını çok önemsiyorum. Çünkü bu kitapta darbeler dönemindeki köşe yazıları müthiş bir seçkiyle okuyucuya sunuluyor… Darbelerden bir süre öncesini ve hemen sonrasını kapsayan yazılar, köşe yazarlarının (hadi bir kısmının diyelim) kısa sürede nasıl çark ettiklerini, kalemlerinin darbe ile nasıl eğilip büküldüğünü apaçık ortaya koyuyor…  Aradan yıllar geçse de zaman zaman bu kitabı açar köşe yazılarına bakar, bazı şeylerin hiç değişmediğini üzülerek görürüm.
Gazeteciliğin yerlerde sürünmesinin o kadar da yeni olmadığı görebileceğiniz, ‘’her dönemin gazetecileri’’nin kim ve hala nasıl bir yüzle yazdıklarını açık açık görebileceğiniz bir kitap Darbeli Kalemler.
Geçen hafta evde kolilerin arasında bir şeyler ararken, 5 yıl önce Mine Söğüt’ün yazdığı bu mektubu buldum (çıktısını almayı akıl etmişim iyi ki)  müthiş bir zevkle okudum ve Mine Söğüt’ün kalemine, samimiyetine bir kez daha hayran olarak mektubu paylaşmaya karar verdim.
Ben mektubumda Mine Söğüt’e kitabı inceleme nedenimi ve neden bu kitabı seçtiğimi söylüyor, ardından sırayla ‘’neden kitabın içinde 28 Şubat’a dair köşe yazıları olmadığını’’ ve ‘’kitabın içinde Mine Söğüt yorumlarına neden hiç yer verilmediğini’’ soruyorum. Mine Söğüt’ün beni hala sarsan cevabı ise şöyle... Noktasına, virgülüne dokunmadan, Mine Söğüt’ün izni olmadan paylaşıyorum.

Tamer Merhaba;

Öncelikle kitabı kendinize konu seçmenize çok sevindim. Bu kitap benim çok önem verdiğim bir çalışma oldu. Sorularınızı sevinerek cevaplayacağım.
1980 Türkiye için çok önemli bir dönüm noktası ve tek başına değil geçmişindeki iki askeri müdahaleyle bir bütün olarak ele alınmalı. 1960 - 1971 ve 1980 sürecinin sonunda bu ülkede tüm ideolojik algılar allak bullak oldu. 1980 sonrası olanlar bu temel üzerine inşa edildi. Politik geçmişiyle hesaplaşmaya giren bir nesil 1980 sonrası kabul ettiği yeni düzene uyum sağlarken ardında ideolojik bir enkaz bıraktı. Ben bu enkazın oluşma sürecine mercek tutmak istedim. O yüzden çalışmamı Türkiye’nin 80 sonrası siyasi ortamını şekillendirdiğini düşündüğüm 1960-1980 arasındaki üç büyük askeri müdahaleyle sınırladım. 28 Şubat ve sonrasının da benzer şekilde incelenebileceğini düşünüyorum.





Yorum meselesine gelince… Yazılı ve görsel basının özellikle son 10-15 yıl içinde gittikçe artan samimiyetsiz, çıkar temelli yorum bombardımanı altında kalan insanların kendi fikirlerine, kendi bakış açılarına güvenleri hatta ihtiyaçları kalmadı. Hızlı ve kolay tüketime alıştırılan insanlar politik görüşlerini de artık bir tüketici hoyratlığıyla benimseye başladılar. Onları yönlendiren basın da ipleri hızla elden ele geçebilen tekiniz bir mecra haline geldi. Bu karmaşık ortamda okurun biraz kendisiyle baş başa kalmasını istedim. Yazıları evet birisi tıpkı bir arşive girmiş gibi, o dinginlik ve bağımsızlıkla okusun istedim. Çünkü bu yazıları hepimiz kendi ideolojik bakış açılarımıza göre farklı değerlendirebiliriz. Oysa bence bu köşe yazıları ideolojilerin ötesinde, bize geçmişin tedirginliğini ve çaresizliğini anlatan bir portre çiziyorlar. Mesela 1960, haksız mahkemelerin görüldüğü, hata üstüne hata yapıldığı bir dönem haline gelmeden önce neymiş? Dönemin aklı ve niyeti tartışmasız önem taşıyan onca aydın ismi neden askerin yönetime el koymasına o kadar sevinmişler? Ordunun o zaman onlar için nasıl bir anlamı varmış? Gençlik hareketinin değeri ne kadar yüksekmiş? Türkiye için nasıl bir gelecek düşleniyormuş? Üniversite öğrencilerinin üzerine polis salan iktidarın anında alaşağı edilmesi ve bir ülkenin  kendi gençlerine bunu yapmasının bu kadar büyük tepki alması… O yazıların, bunlar üzerine düşündürmesini istedim insanları. Sonra aradan on yıl geçtiğinde gelinen noktayı görmek de çok önemli. 1971’de artık tüm o değerler nasıl alaşağı edilmiş. O kutsal görünen gençlik hareketi nasıl  kabusa dönüşmüş. İnsanların beklentileri nereden nereye gelmiş…  Ve sol ideoloji hangi noktada güçsüz düşmüş. Ve 1980 yılında artık kimler güçlenmiş!
Tüm bunları dikkatli okur görecektir ve üzerine düşünecektir diye umuyorum. O yüzden bu derlemeyi yaparken yorum koymadım. Hedefim kendi fikrini önemseyen ve okuduklarıyla arasına kimse girmeden, fikirlerini oluştururken kendisiyle baş başa kalmaktan gocunmayan okurdu.

Eğer romanlarıma da göz atarsanız göreceksiniz, genelde hikayelerin sonunu açık bırakırım. Karakterleri yaratırken bir yandan hep şeytanın avukatlığını yapmaya çalışırım. O yüzden kim iyi kim kötü  ya da iyi nedir kötü nedir üzerinde uzun uzun düşünmesi gerekir okuyanın. Bu kitap da öyle olsun istedim. İnsanlar okuduktan sonra üzerine biraz olsun düşünsünler ve kendi yollarını bulsunlar.

Dediğim gibi kitapla ilgilenmeniz beni çok sevindirdi. Özellikle genç neslin geçmişe bakarken gözlerini dört açması gerektiğini düşünüyorum. Neyin aslında ne olduğunu anlamak için kendi fikirlerimizi oluşturmamız, bu karmaşanın içinde biraz duru gözlerle etrafımıza bakmamız gerekiyor. Bizi kendi fikrimizin, kendi tercihlerimizin önemsiz olduğuna inandıran o küresel dev pazarın tüketici karıncaları olmamak için…
Size çalışmalarınızda başarılar dilerim. Aklınıza takılan bir şey olursa tekrar yazabilirsiniz.

Sevgiler…

Mine Söğüt 
Yeni single öncesi, sandıktan bir şarkı.

TEK KİŞİLİKTİR






Söz&Müzik: Tamer Sağır
Düzenleme: Doğan Aşkıner
Mix&Mastering&Gitar: Özgür Aksüyek
Stüdyo: Dut Yapım

Fotoğraf&Video Edit: Kadir Ateş


Tek kişiliktir

Şimdi başlasam anlatmaya
Dilimi senle kirletmeye değer mi
Çoktan ölmeliydik birlikte
Herkes ölürken yaşamaya değer mi

Ben gidişi söyledim sen yolu bul
Bundan sonrası çok soğuk biliyorum
Ben yürümeyi öğrettim sen sonu gör
Bahçen artık kan revan görüyorum

Aslında sabretsek
Zarifçe bir limanda inebilirdik
Kuytu bir gezegende
Balıklara yem verebilirdik
Herkesi arkamızda bırakıp
Birbirimizin hakkından gelebilirdik
Öğrendik 
İyi ki öğrendik
Aşk…
    25/04/2016 - Balmumcu
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...