Yeni teklim ''Bir Sebep Göster'' çıktı. Sizi dijital platformlara alalım...





BİR SEBEP GÖSTER

Pamuklara sarıp sarmaladığım
Kömür karası gibi yalnızlığım
Çok mu zor
Hikayeyi anladık tamam
Bütün olay doğmak ölmek aşık olmak
Sen bana sor

Kim bilir neler neler geçti aklından
Sor bana ölümü sor
Tastamam hayat bu değil elbet sor bana
Yalnızlığı, aşkı sor
Bir sebep göster yaşamam için bana
Vur beni, kendini sor
Bir sebep göster yaşamam için


Söz&Müzik: Tamer Sağır
Düzenleme: Doğan Aşkıner
Mix&Mastering&Gitarlar: Özgür Aksüyek
Sampler: Doğan Aşkıner
Geri Vokaller: Orhun Ozan, Özgür Aksüyek, Tamer Sağır

Stüdyo: Dut Yapım
Kapak Tasarım: Yasir B. Eryılmaz
Video: Yasir B. Eryılmaz

Mine Söğüt'ten mektup var!




Yaklaşık 5 yıl önce, Gazetecilik Bölümü’nde yüksek lisans yaparken, bir ders için Mine Söğüt’ün ‘’Darbeli Kalemler’’ kitabını incelemiş, bu  kitapla ilgili de Mine Söğüt’e kafamdaki sorulardan oluşan bir E- mektup yazmıştım. Mine Söğüt de bütün samimiyetiyle sorularımı cevaplayan uzun bir mektup yazmıştı. Kitabı derste anlattım, yüksek lisansı filan da bitirdim hepsi geçti, elimde Mine Söğüt’ün muhteşem kitabı kaldı.
Söğüt’ün ‘’Darbeli Kalemler’’ kitabını çok önemsiyorum. Çünkü bu kitapta darbeler dönemindeki köşe yazıları müthiş bir seçkiyle okuyucuya sunuluyor… Darbelerden bir süre öncesini ve hemen sonrasını kapsayan yazılar, köşe yazarlarının (hadi bir kısmının diyelim) kısa sürede nasıl çark ettiklerini, kalemlerinin darbe ile nasıl eğilip büküldüğünü apaçık ortaya koyuyor…  Aradan yıllar geçse de zaman zaman bu kitabı açar köşe yazılarına bakar, bazı şeylerin hiç değişmediğini üzülerek görürüm.
Gazeteciliğin yerlerde sürünmesinin o kadar da yeni olmadığı görebileceğiniz, ‘’her dönemin gazetecileri’’nin kim ve hala nasıl bir yüzle yazdıklarını açık açık görebileceğiniz bir kitap Darbeli Kalemler.
Geçen hafta evde kolilerin arasında bir şeyler ararken, 5 yıl önce Mine Söğüt’ün yazdığı bu mektubu buldum (çıktısını almayı akıl etmişim iyi ki)  müthiş bir zevkle okudum ve Mine Söğüt’ün kalemine, samimiyetine bir kez daha hayran olarak mektubu paylaşmaya karar verdim.
Ben mektubumda Mine Söğüt’e kitabı inceleme nedenimi ve neden bu kitabı seçtiğimi söylüyor, ardından sırayla ‘’neden kitabın içinde 28 Şubat’a dair köşe yazıları olmadığını’’ ve ‘’kitabın içinde Mine Söğüt yorumlarına neden hiç yer verilmediğini’’ soruyorum. Mine Söğüt’ün beni hala sarsan cevabı ise şöyle... Noktasına, virgülüne dokunmadan, Mine Söğüt’ün izni olmadan paylaşıyorum.

Tamer Merhaba;

Öncelikle kitabı kendinize konu seçmenize çok sevindim. Bu kitap benim çok önem verdiğim bir çalışma oldu. Sorularınızı sevinerek cevaplayacağım.
1980 Türkiye için çok önemli bir dönüm noktası ve tek başına değil geçmişindeki iki askeri müdahaleyle bir bütün olarak ele alınmalı. 1960 - 1971 ve 1980 sürecinin sonunda bu ülkede tüm ideolojik algılar allak bullak oldu. 1980 sonrası olanlar bu temel üzerine inşa edildi. Politik geçmişiyle hesaplaşmaya giren bir nesil 1980 sonrası kabul ettiği yeni düzene uyum sağlarken ardında ideolojik bir enkaz bıraktı. Ben bu enkazın oluşma sürecine mercek tutmak istedim. O yüzden çalışmamı Türkiye’nin 80 sonrası siyasi ortamını şekillendirdiğini düşündüğüm 1960-1980 arasındaki üç büyük askeri müdahaleyle sınırladım. 28 Şubat ve sonrasının da benzer şekilde incelenebileceğini düşünüyorum.





Yorum meselesine gelince… Yazılı ve görsel basının özellikle son 10-15 yıl içinde gittikçe artan samimiyetsiz, çıkar temelli yorum bombardımanı altında kalan insanların kendi fikirlerine, kendi bakış açılarına güvenleri hatta ihtiyaçları kalmadı. Hızlı ve kolay tüketime alıştırılan insanlar politik görüşlerini de artık bir tüketici hoyratlığıyla benimseye başladılar. Onları yönlendiren basın da ipleri hızla elden ele geçebilen tekiniz bir mecra haline geldi. Bu karmaşık ortamda okurun biraz kendisiyle baş başa kalmasını istedim. Yazıları evet birisi tıpkı bir arşive girmiş gibi, o dinginlik ve bağımsızlıkla okusun istedim. Çünkü bu yazıları hepimiz kendi ideolojik bakış açılarımıza göre farklı değerlendirebiliriz. Oysa bence bu köşe yazıları ideolojilerin ötesinde, bize geçmişin tedirginliğini ve çaresizliğini anlatan bir portre çiziyorlar. Mesela 1960, haksız mahkemelerin görüldüğü, hata üstüne hata yapıldığı bir dönem haline gelmeden önce neymiş? Dönemin aklı ve niyeti tartışmasız önem taşıyan onca aydın ismi neden askerin yönetime el koymasına o kadar sevinmişler? Ordunun o zaman onlar için nasıl bir anlamı varmış? Gençlik hareketinin değeri ne kadar yüksekmiş? Türkiye için nasıl bir gelecek düşleniyormuş? Üniversite öğrencilerinin üzerine polis salan iktidarın anında alaşağı edilmesi ve bir ülkenin  kendi gençlerine bunu yapmasının bu kadar büyük tepki alması… O yazıların, bunlar üzerine düşündürmesini istedim insanları. Sonra aradan on yıl geçtiğinde gelinen noktayı görmek de çok önemli. 1971’de artık tüm o değerler nasıl alaşağı edilmiş. O kutsal görünen gençlik hareketi nasıl  kabusa dönüşmüş. İnsanların beklentileri nereden nereye gelmiş…  Ve sol ideoloji hangi noktada güçsüz düşmüş. Ve 1980 yılında artık kimler güçlenmiş!
Tüm bunları dikkatli okur görecektir ve üzerine düşünecektir diye umuyorum. O yüzden bu derlemeyi yaparken yorum koymadım. Hedefim kendi fikrini önemseyen ve okuduklarıyla arasına kimse girmeden, fikirlerini oluştururken kendisiyle baş başa kalmaktan gocunmayan okurdu.

Eğer romanlarıma da göz atarsanız göreceksiniz, genelde hikayelerin sonunu açık bırakırım. Karakterleri yaratırken bir yandan hep şeytanın avukatlığını yapmaya çalışırım. O yüzden kim iyi kim kötü  ya da iyi nedir kötü nedir üzerinde uzun uzun düşünmesi gerekir okuyanın. Bu kitap da öyle olsun istedim. İnsanlar okuduktan sonra üzerine biraz olsun düşünsünler ve kendi yollarını bulsunlar.

Dediğim gibi kitapla ilgilenmeniz beni çok sevindirdi. Özellikle genç neslin geçmişe bakarken gözlerini dört açması gerektiğini düşünüyorum. Neyin aslında ne olduğunu anlamak için kendi fikirlerimizi oluşturmamız, bu karmaşanın içinde biraz duru gözlerle etrafımıza bakmamız gerekiyor. Bizi kendi fikrimizin, kendi tercihlerimizin önemsiz olduğuna inandıran o küresel dev pazarın tüketici karıncaları olmamak için…
Size çalışmalarınızda başarılar dilerim. Aklınıza takılan bir şey olursa tekrar yazabilirsiniz.

Sevgiler…

Mine Söğüt 

O KAPI, BİR DAHA HİÇ AÇILMAYACAK MI?




15 Temmuz’da Eyüp’te Hükümet Konağı’nın önündeydik. O günü biliyoruz. Kötü, hain, şerefsiz ya da hepsine karşı; umut, birlik, mücadele… ya da hepsi.

Kalabalığa ilk karıştığımda içim ferahlamıştı aslında, dedim ki ‘’Biz güzel milletiz be kardeşim, bu işin sonu güzel’’, sonra bir polis anonsuyla dağıldı içimizdeki karanlık biraz daha… Polis ‘’ Güzel haberlerimiz var, darbe kalkışması püskürtüldü, Allah hepinizden razı olsun...’’ dedi.

Susamıştım, mutluydum, sinirliydim… Eyüp Sultan’dan salalar yükselirken bunların hiçbirinin önemi kalmıyor. Ne olduğunu, neden olduğunu, bundan sonra nasıl olacağını düşünmüyorsun bile…  Aklımda bir tek salanın güzelliği, binlerce insanın varlığı ve üstümüzden yüksek sesle uçan uçaklara rağmen insanların sokakları terk etmemesi… İnsan kendi soğukkanlılığına hayret ediyor… ‘’Demek ki söz konusu vatan olunca insan sahiden ölmekten korkmuyormuş’’ diye geçiriyorsun içinden. Bunu hepimiz o gün öğrendik, iyi ki.

Sabaha karşı, gayri ihtiyari telefonumu çıkardım ve başka yerlerde neler olduğuna bakmak için twitter’ı açtım. Birkaç haber okudum, sayfayı aşağı kaydırdıkça Erol Olçok’un fotoğrafını gördüm, biraz daha aşağı indim, sonra ‘’Bir dakka, Erol Ağabeyin fotoğrafını neden gördüm’’ iç sesi ile yeniden yukarı çıktım.. Erol Olçok ile göz göze kaldım. Üstündeki yazıyı okudum mu, yoksa olayı hissettim mi bilmiyorum. Sadece baktım, dünya zamanıyla 1-2 saniye, bana göre saatlerce baktım…

Telefon etmişler görmedim, yazmışlar duymadım… Erol Olçok ve oğlu vefat etmiş, peki ben niye hayattayım?

Bu utanç sorusu cevapsız şekilde kalsın aklımda, ben size benim tanıdığım Erol Olçok’u anlatayım, bana bu soruyu sordurtan o adamı.

Erol Olçok ile tam olarak ne zaman tanıştım bilmiyorum, onun yanında çalışmaya başlamadan önce de siyasi iletişime ucundan kıyısından bulaşmış biri olarak hep bildiğim bir isimdi; duayendi, efsaneydi.

Sonra kısmet oldu bir gün onun yanında çalışırken buldum kendimi.  Asansörde karşılaştığım; hayranlık ve biraz da korkuyla baktığım o adam bir gün bozdu sessizliği… ‘’Yeni yazar mısın sen?’’

Cevap verdim mi vermedim mi bilmiyorum, sadece yüzündeki o güzel gülümseyişi hatırlıyorum. Erol Ağabey’in güzel bir gülümsemesi vardı… Siz ona gülümsemek deyin, ben ona bir çeşit kucaklama, bir çeşit anlama, bir çeşit aradaki mesafeleri kırmak diyeyim.. Çok garip ama Erol Ağabey’in gülümseyişi ‘’Selamın Aleyküm’’ derdi, ‘’Kardeşim’’ derdi, ‘’Dostum’’ derdi, ‘’Seni seviyorum’’ derdi.

İşe yeni başladığım günlerden birinde, hatırlamadığım bir sebeple odasında oturuyorduk birkaç kişi ve hayatım boyunca unutamayacağım o konuşmayı yaptı… Size sadece patronunuzun değil, belki de ailenizden birinin bile yapmayacağı o konuşmayı aklımda kaldığı şekilde yazıyorum:

‘’Size iyi bakmak zorundayım, eğer bir kazancım varsa bu siz çalışanlarım için var, rızkım çoğalıyorsa sizinle paylaşmak için çoğalıyor… Eğer içinizden bir kişi bile ayın sonunu zor getiriyorsa, dardaysa günahı boynuma, sıkıntısı olan olursa söylemekten çekinmesin’’

Bir insan böyle şeyler söyleyebiliyor, üstelik bu insan Erol Olçok oluyorsa, üstelik de bu adam bunları söylerken ağlamaklı oluyorsa… O insan artık sizin için herhangi bir insan olmuyor. Erol Olçok’u hep severdim ama sanırım o günden sonra başka türlü sevdim.  Çünkü ben insana inanıyorum, güzeller güzeli Hz. İnsan'a. 

Sonra kısmet oldu, daha uzun zamanlar geçirebilme şansına sahip oldum Erol Olçok ile, o anlattı dinledik, o söyledi notlar aldık. Kampanyalar dolusu zaman geçirdim yakınlarında. Sadece onunla değil, onunla yıllarca çalışan insanlarla da mesai yapma şansım oldu.

Erol Olçok’tan bahsediyorum size, siyasi iletişimin kitabını yazan adamdan… Tabii ki çok şey öğrendim ondan.

Ama en çok tevazuyu öğrendim.

Öyle bir tevazu ki bu,  dinlendiği (ki çok az dinlenirdi) odada sigara içen beni uyarmaktan bile imtina eden, orada uzandığını bilmeden defalarca kokuttuğumuz odaya gelip, nazikçe bir köşeye çekilip uzanan… İnsani ilişkilerinde dost, iş ilişkisinde ise kesinlikle bir başkomutan olan o adam... Masasında olan herkesi dikkatle, konuyu ne kadar uzatırsa uzatsın sözünü kesmeden dinleyen; fikre, farklı fikirlere önem veren dahi adam.

‘’Siyasi iletişim metni telsiz konuşmasının biraz uzunudur, çok uzatma’’ dediği gün reklamcılığına, en çaresiz kalınan anlarda bile bizleri etrafına toplayıp, kahvesini yudumlayıp sigarasını içerken ‘’ Ne yapalım yahu, bizim de işimiz bu, değil mi Cevat Abi?’’ dediği gün ağabeyliğine,  henüz hiç bilmediğim bir şeyde bile ‘’Bu işle Tamer ilgilensin’’ demesiyle ustalığına; kapısına gelen kimseyi çevirmemesiye, ondan yardım isteyen herkese yardım etmeye çalışmasıyla insanlığına hayran olduğum Erol Olçok.

Bazen ajanstaki büyük toplantı odasında toplandığımızda ve çok ses yaptığımızda kapıyı yavaşça açıp ‘’Ne yapıyorsunuz burada?’’ der, sonra kafasını sallar içeri girerdi. Şimdi biz yine o toplantı odasında toplanıyoruz ve o kapı ne kadar ses yaparsak yapalım açılmıyor… Arada açılacak gibi hissediyorum ama hayır, açılmıyor. O zaman anlıyorum Erol Olçok’un gerçekten aramızda olmadığını… İnanmak istemiyorum ama yok, o kapı açılmıyor.

Dava adamı, güzel insan, ağabey, usta, baba, Erol Olçok ya da sadece Erol. Bazı insanların hayatı derstir ve ben payıma düşeni aldım, sadece bunun için bile hakkını ödeyemeyeceğimi biliyorum.
İnsan acının tam ortasında hissizleşiyor…  Ne zaman bir şeye çok üzülsem böyle olur, öyle bakarım her şeye, öyle…
Belki de bu yüzden 15 Temmuz'dan sonra bu konuyla ilgili hiçbir şey yazmak ya da demek gelmedi içimden; adli tıpa gittik öyle baktım, mezarlıkta baktım, dergaha gittik baktım... Günlerce baktım öyle, inanmak istememek belki de, kim bilir.
Bir tek o kapıdan ses bekliyorum anlamsızca, yok, açılmıyor.

Biliyorum, Erol Olçok o kapıyı açık bırakıp öyle gitti, açtığı kapıdan binlerce Erol Olçok gelebilsin diye.

Şehit olduğu gün öğlen, toplantı odasındaki kapıyı  son kez açtı ve ‘’Her yerden sesin geliyor Tamer’’ diyerek son kez o kapıdan gülümsedi. Ben mesajı aldım Abi, dergahta kaldığın gece sana ve Abdullah'a bakarken verdiğim söz gibi... Her yerden sesim biraz da senin için yükselecek bundan sonra… Belki bize cennetten hep öyle güzel gülersin diye…

07.09.2016 /Sütlüce


Yeni single öncesi, sandıktan bir şarkı.

TEK KİŞİLİKTİR






Söz&Müzik: Tamer Sağır
Düzenleme: Doğan Aşkıner
Mix&Mastering&Gitar: Özgür Aksüyek
Stüdyo: Dut Yapım

Fotoğraf&Video Edit: Kadir Ateş


Tek kişiliktir

Şimdi başlasam anlatmaya
Dilimi senle kirletmeye değer mi
Çoktan ölmeliydik birlikte
Herkes ölürken yaşamaya değer mi

Ben gidişi söyledim sen yolu bul
Bundan sonrası çok soğuk biliyorum
Ben yürümeyi öğrettim sen sonu gör
Bahçen artık kan revan görüyorum

Aslında sabretsek
Zarifçe bir limanda inebilirdik
Kuytu bir gezegende
Balıklara yem verebilirdik
Herkesi arkamızda bırakıp
Birbirimizin hakkından gelebilirdik
Öğrendik 
İyi ki öğrendik
Aşk…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...