24 Aralık 2011 Cumartesi

Şiirde Mana Osuruktur - Ahmet Haşim





Firâz-ı zirve-i Sîna-yı kahra yükselerek
Oradan,
Oradan düşmek ölmek istiyorum
Cevf-i ye’s-âşinâ-yı hüsrânâ…


Acımdan başımın ağrıdığı günlerde,yatağıma uzanmış ölümü düşünürken;hep bu şiir gelir aklıma.Ahmet Haşim’i düşünürüm saatlerce;yüzünü hayal ederim,gözlerine bakarım;dolaştığı yerlerde dolaşır,sesini duymaya çalışırım.Okulda eski Türkçe derslerinden çok zor geçsem de bana ısrarla öğreten hocama şükrederim.Çünkü Ahmet Haşim’i sözlüğe bakmadan;duyarak,kopmadan okuyorumdur bu sayede ve bu zevk hiçbir şeye değişilmez !

Ahmet Haşim ismine ilk olarak Mina Urgan’ın “Bir Dinazorun Anıları” kitabında rastladım.Ortaokula gidiyordum;yeni yeni okumaya heveslenmiştim.O sıra herhangi bir seçiciliğim olmadığı için o günlerde en çok hangi kitap satıyorsa onu alıyordum.Mina Urgan’ın kitabı da bu kitaplardan biriydi;Ahmet Haşim ile ilgili anılarından o zaman aklımda ne kaldı bilmiyorum ama en azından bir Ahmet Haşim isminin aklımda kalmış olmasını bile şimdi düşününce kar sayıyorum.

Ve herkesin edebiyat kitaplarında “Merdiven” şiirine rastladığı lise yılları…”Çirkin Ahmet Haşim;seni kimse sevmiyor!” Sanıyorduk ki yüzümüz hep o zamanki gibi kanlı canlı kalacak,hiç saçlarımız dökülmeyecek;ellerimiz hiç nasır tutmayacak.Öyle sanıyorduk ki fotoğrafını gördüğümüz Ahmet Haşim ile dakikalarca dalga geçtik.Sonra yeniden ezberledik şiiri; yazılıdan iyi,çok iyi;kocaman bir not almak için.

“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak…”

Sonra yavaşça büyüdüm.Saçlarım da seyreldi;yüzümdeki kan da gitti.Gittikçe Ahmet Haşim’e benzedim!Derdi,sıkıntısı o kadar tanıdık geldi ki,onunla ilgili her şeyi yavaş yavaş okumaya ve onu tanımaya çalıştım.

Kocaman (!) bir imparatorluk modernleşme çabaları içinde kıvranırken;belki de ülkenin her günü batılılaşma yanlılarının düğün bayramı iken;kocaman elleri paltosunun yan ceplerinde,kafasında fötr şapkası bir adam bütün asilliğiyle çirkinliğinden utanarak geceleri sokaklarda yürüyordu.O yürüyen adam İlhan Berk’e göre Türk şiirinde anlama ilk tokat atan şair Ahmet Haşim’di.

“Ahmet Haşim şiirinde bir şey anlatmaz ( ‘anlatmak’ mı ,onu ta baştan yıkar,söylemek ile söylememek arasında gider gelir).Benim öteden beri söylediğim ‘söylenmeyeni söylemektir şiir’ demek ister.Nedeni de açıktır.Mallarmé’nin ‘söylemek bir şiirde duyulan hazzın dörtte üçünü yok etmektir’ sözünü kendi şiir anlayışının mihenk taşı bilmiştir.
‘Piyale’ kitabının önsözü olan ‘ şiir üzerine bazı mülahazalar ‘dikkatle okunursa çağdaş şiiri daha o zaman kavramış olduğu görülür.Onun zamanını düşünürsek bu vahiyce bir sözdür.Ahmet Haşim’in öteden beri edebiyat hocalarının şiiri tahlil etmelerine çok kızdığını biliyoruz. ‘şiirde mana osuruktur’ sözü bunu gösteriyor.Ahmet Haşim,bu günleri daha o zamandan görmüştür.
Onun beş on şiiri dışında bugün için anlaşılan şiiri yok gibidir.Ama beş on şiir biz şairlere yeter de artar bile.Modern şiirin bütün ilkeleri onlarda görülür.Bakmasını,okumasını bilirsek.Hem iyi bir şairden kalan budur.” (İLHAN BERK) (kitaplık dergisi sayı 95)

“Haşim,benim edebiyat alanında iyi yetişmeme özen gösterirdi.örneğin Türk edebiyatı öğretmenimiz Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Merdiven’ şiirinin yaşamı simgelediğini ileri sürdüğünü ona aktarınca,Haşim ‘Rezalet! Bu adam alegoriyle sembolü birbirine karıştırıyor’ diyerek öfkelendi.alegorinin bir tek şeyi,oysa sembolün birçok şeyi temsil ettiğini ondan öğrendim.Şiirin yaşamı simgelediği gibi,aşkı,ölümü,idealizmi ve daha başka kavramları da simgeleyebileceğini anlattı:isteğim üzerine,bana bu konuda iki sayfalık bir metin dikte etti.Ben de o metni sınıfta yüksek sesle okuyunca,zavallı Faruk Nafiz biraz bozulur gibi oldu.”(Mina Urgan,Bir Dinazorun Anıları,Yky Yayınları,Syf 209)

Ahmet Haşim 1887 yılında Bağdat’ta doğar.Hem anne hem baba tarafından Bağdat’ın tanınmış ailelerine mensuptur.Ahmet Haşim için çok önemli olan annesi çok küçükken vefat etmiştir,bunun üzerine de babası şairi İstanbul’daki akrabalarının yanına getirir.Bağdat doğumlu olduğu içinde İstanbul’a ilk geldiğinde çok az bir türkçesi vardır şairin.Babasının memuriyeti yüzünden ulum-ı ibtidâiye eğitimini düzensiz olarak sürdüren şair,İstanbul’da önce numune-i terakki mektebi’ne verilir.Burada bir yıl okuduktan sonra 1898 yılında Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’ne yatılı olarak girer.Haşim,bu okuldayken daha sonra edebiyat dünyasında isim yapacak olan ve Ahmet Haşim’in de ileriki yıllarda içinde bulunduğu Fecr-i Ati topluluğunda bulunacak olan;Hamdullah Suphi,Abdülhak Şinasi,Emin Bülent,İzzet Melih gibi isimlerle arkadaş olur.Buradaki edebiyat hocalarından en önemlisi Ahmet Hikmet Müftüoğlu’dur.Ayrıca bir söylentiye göre de Tevfik Fikret ikinci sınıfta Ahmet Haşim’in sınıfına lisan ve imla dersleri vermiştir.Türk edebiyatının iki sıra dışı isminin ilk karşılaşması da diyebiliriz bu dersler için.

Ahmet Haşim 1907 yılında Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra Reji İdaresi’nde memur olarak çalışmaya başlar.Bilindiği gibi 1908 yılı II.Meşrutiyetin ilan edildiği yıldır;dönemin diğer aydınları gibi Ahmet Haşim de meşrutiyetin ilan edilmesine çok sevinmiştir.

24 şubat 1910 tarihli Serveti Fünun dergisinde dönemin gençlerinin oluşturduğu Fecr-i Ati topluluğunun bildirisi yayımlanır.Bildirinin altında içlerinde Ahmet Haşim’in de bulunduğu 21 yazar ve şairin adı vardır.Haşim, topluluğun adının Sinay-ı Emel olmasını istemiştir ancak Yakup Kadri tarafından önerilen Fecr-i Ati ismi kabul edilmiştir.

Haşim’in toplantılara birkaç kez katıldığını biliyoruz.Bunun sebepleri çok çeşitli elbette ama sanıyorum en önemli sebebi bir gün bu toplantılardan birinde Ahmet Haşim’in yeni aralarına katılan bir genç hakkında konuşma yapması ve konuşmasının dinleyiciler tarafından alaya alınmasıdır.(Hakkında konuştuğu şair Neyyir isimli genç bir şairdir)

Ahmet Haşim daha sonra da M.Salahaddin Güngör’ün yeni kitap mecmuasında (nr.14,haziran 1928,s.2-5)kendisiyle yaptığı bir söyleşide dile getirir: “şiirle iştigalimden birkaç sene sonra meşrutiyet ilan edildi.Benim neslimden gençler gülünç bir isim altında bir edebi taazzuv vücuda getirmişlerdi.Ben,vakıa o taavvuza kendimi tamamen bağlamış değildim.Fakat bütün oradakiler benim arkadaşımdı(…) evet facr-i ati… dediğim gibi.Ben bu fecr-i kazibe kendimi kaptırmadım.Yalnız bu zümre ile kısaca alakadar oldum.bu alakadarlığımın en büyük mükafatı da bana Yakup Kadri ile tanışmak vesilesini vermiş olmasıdır”

Ahmet Haşim sıkıntının ve karanlığım şairidir.Üstelik bugünkü muhalif geçinen şairlere oran dönemi içinde şaşkınlık yaratacak kadar muhaliftir ve sivri çıkışları olmuştur.

1.Dünya savaşının başlamasıyla birlikte askere alınır Ahmet Haşim.Döndüğünde herkes Ahmet Haşim’in anlatacaklarını sabırsızlıkla beklemektedir.Ahmet Haşim’e savaşın ayrıntılarını –biraz da tabii kahramanlıkla- anlatmasını bekler arkadaşları;ancak o önemsiz ayrıntılardan bahseder sürekli arkadaşlarına.Arkadaşları hamasetle karışık bir şeyler anlatması için onu zorladıkça O insanların beklemediği şeyleri anlatır çevresindekilere. “Canım Çanakkale’de gördüklerin yalnız bundan mı ibaret ?” diye sorarlar.Sonrasını Yakup Kadri şöyle anlatır: “-Yok demişti,bir de düşman bombardımanlarının havada bir patiska çarşafın yırtılışını andıran sesleri vardı”ve gözlerinin ucuyla gülümseyerek ilave etmişti. “Benden kahramanlık neşidesi mi bekliyorsunuz? Onu da her şey olup bittikten sonra izzet ve ikram ile Çanakkale’ye davet edilen şairlerden dinlersiniz.Şimdi,burada sizinle konuşan sadece ihtiyar zabiti Haşim efendi’dir.”
(Bir söylentiye göre de Yakup Kadri’nin “Yaban” isimli romanındaki kahraman Ahmet Haşim’dir)
Ahmet Haşim abartıdan hoşlanmadığını gösteren bu örnek aslında Ahmet Haşim’in bütün bir hayatının anahtarıdır.Onun hayatını anlatan bir diğer anahtar sözcük de “yenilik”tir!


1921 yılında Yahya kemal,Ahmet Haşim,Yakup Kadri ve Mustafa Şekip Tunç gibi ustaların önderlik ettiği ve Ahmet Hamdi Tanpınar,Necmettin Halin Onan,Ali Mümtaz Arolat,Hasan Ali Yücel,Ahmet Kutsi Tecer,Nurullah Ataç,Yunus Kazım gibi gençlerin yer aldığı Dergâh dergisi yayımlanmaya başlar.Dergi o zamana kadar çıkan dergilerden farklı olarak Fransız düşünür Bergson’un “sezgicilik” görüşüne yakındır.

“Realitenin dışına çıkma arzusu,türk edebiyatında yüzyıllardan beri işlenmiş bir temdir.Anadolu edebiyatının başında gelen Yunus Emre’de bu teme rastlanıldığı gibi,divan şiirinin son temsilcilerinden olan Akif Paşa’da aynı tem bulunur.Din tasavvuf,esas itibariyle bu düşünceye dayanıyordu.

Haşim’in tesiri altında kaldığı Servet-i Fünuncular da realiteden kaçarak hayal alemine sığınmak özlemini,-bilhassa Tevfik Fikret,Süha ve Pervin,Ömr-i Muhayyel adlı şiirinde-kuvvetle ifade etmişlerdir.Halid Ziya’nın Ahmed Cemil’i “mai” hayal ile “ siyah” hakikat arasında ezilir.Haşim’e tesir eden batı sembolistleri de görünen bir alemin ötesinde görünmeyen bir alemin varlığına inanıyorlar ve ona karşı bir hasret duyuyorlardı”(KAPLAN Mehmet,şiir tahlilleri I ,syf 141,Dergâh Yayınları)

Ahmet Haşim’in şiirinin o zamana kadar yazılan şiirlerden farklı bir duyuşu vardır.Kendisinden sonra yetişecek birçok şairi etkilemiştir ve en önemlisi modern Türk şiirinin temelini atmıştır.Peki nedir Ahmet Haşim’in şiir poetikası?

Ahmet Haşim Dergâh dergisinin ilk sayısında yayımladığı “Bir Günün Sonunda Arzu” şiiri o dönemde çok ses getirmiştir.Çünkü şiir o zaman kadar yazılan şiirlerden başka bir yerde durmaktadır.Geleneksel mazmunların kullanılmadığı;kişinin iç sıkıntısını konu edinen bir şiirdir.Ahmet Haşim’in şiirinin iskeleti realitenin dışındadır;şiirlerinde “bir başka alem” fikri vardır.

BİR GÜNÜN SONUNDA ARZU

Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümâyan
Güller gibi…sonsuz,iri güller
Güller ki kamıştan daha nâlân
Gün doğdu yazık arkalarında!

Altın kulelerden yine kuşlar
Tekrarını ömrün eder ilan.
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
Âlemlerimizden sefer eyler?

Akşam yine akşam,yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam
Akşam,yine akşam,yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!

Ahmet Haşim’in bu şiiri gelenekselci okuyucuyu ve eleştirmenleri rahatsız etmiştir .Tenkitlerin çıkış noktası daha çok şiirin kapalılığı,ne anlattığının anlaşılmaması üzerine olmuştur.Hatta bu şiirle bazı mizahi dergilerde alay bile edilmiştir.Ancak daha öncede vurguladığım gibi Ahmet Haşim yeniliğin peşindedir.Çünkü ona göre insanın ileriye gitmeyeninin hayvandan bir farkı yoktur.

“Herhangi bir sahada insanı artık ileriye gitmekten vazgeçmiş görenler,bilmeyerek onu hayvan seviyesine indirmek istiyorlar”(Bize Göre,Bilge Kültür Sanat,Münekkit syf 29)

Haşim bütün bu tenkitlere karşılık olarak şiirinin bir anlamda manifestosu sayabileceğimiz “Şiirde Mana ve Vuzuh” adlı yazısını kaleme alır.Şair her şeyden önce şiir ve nesri keskin çizgilerle birbirinden ayırır.Ahmet Haşim için mana şiirin olmazsa olmazı değildir.
“Sıkı bir defne ormanının ortasına bırakılan bal dolu bir fağfur kavanoz gibi,mana,şiirin yaprakları içinde gizlenerek her göze görünmez ve yalnız hayalet kelime ve kafiyeleri,vızıltılı arılar gibi haricen uçuşturur.Fağfur kavanozu görmeyen kari,bu muhayyirü’l-ukul arıların kanat musikisini işitmekle zevk alır.Zira kırmızı çiçekli siyah defne ormanının bütün sırrı bu gümüş kanatların sesindedir”
Şair kelimelerin içindeki sese verdiği önemden bahsetmektedir.Artık Ahmet Haşim’e göre şiir resullerin sözleri gibidir ve kapalı olması çok daha iyidir.Çünkü ancak kapalı olması sayesinde okuyucu şiirin içine girecek ve daha fazla zevk alacaktır.Ahmet Haşim’e göre şiirde mana aramak küçük bir kuşu eti için öldürmeye benzer!

Haşim’in “Göl Saatleri” adlı şiir kitabı Dergâh dergisinin ilk kitabı olarak yayımlanır.34 şiirin bulunduğu bu kitap “göl saatleri” , “göl kuşları”, “serbest müstezad nazımları” ve “muhtelif şiirler” adını taşıyan dört bölümden meydana gelmiştir.Bu kitabın başında yer alan “mukaddime” isimli şiir,Ahmet Haşim’in şiir anlayışını belirgin bir şekilde ortaya koymaktadır.

Seyreyledim eşkâl-i hayâtı
Ben havz-ı hayâlin sularında,
Bir aks-i mülevvendir onunçün
Arzın bana ahcâr ü nebâtı.

“Dünyadaki her şeyi bir havuz suyunun aksinden ve olduğundan farklı bir şekilde seyreden Haşim’in bu tavrı,empresyonistlerin yaklaşımına benzemektedir.Şair dünyadaki varlıkları olduğu gibi aksettirmek yerine,onların kendi idrak süzgecinden geçmiş şeklini,kendisinde uyandırdığı izlenimleri aktarmayı tercih etmektedir.Kitaptaki şiirlerin dili tamlamalarla dolu,külfetli bir dildir.” (Dr.Sabahattin Çağın,Piyale,Syf 27,Çağrı Yayınları)

1926 yılında şair ikinci kitabı olan Piyale’yi yayımlar.Kitapta “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” yazısıyla birlikte 27 şiiri vardır.Şairin bu kitabıyla yazma gayretinde olduğu şiir anlayışı iyiden iyiye ortaya çıkar.Şairin bu şiirlerinde annesiyle yaptığı Bağdat gecelerindeki gezileri,annesinin hasta yüzü ,Dicle nehri ve onlara sürekli eşlik eden ay devamlı karşımıza çıkar.Ahmet Haşim’in şiirinde yaptığı şeylerden biri de mekanı belirsizleştirmektir.Bu belirsizliği de sis metaforunu kullanarak yapar.

“Bir hasta kadın,Dicle’nin üstünde,her akşam
Bir hasta çocuk gezdirerek çöllere gül-fâm
Sisler uzanırken o senin doğmanı bekler.
…. ”

(O,Piyale,Syf 44 Çağrı Yayınları)


“Annemle karanlık geceler bazı çıkardık
Boşlukta denizler gibi yokluk ve karanlık
… ”

(Sensiz,Piyale,Syf 46,Çağrı Yayınları)




26 Mart 1928’den itibaren İkdam gazetesinin sanat ve edebiyat sayfalarının sorumluluğunu yüklenir.Gazetede “Bize Göre” başlığı altında çeşitli konularda yazılar yayımlar.Yine aynı yıl,Dergâh,Akşam ve Yeni Mecmua’da yayımlanan yazılarından bir kısmını “Gurabâhâhe-i Lâklâkan” adıyla kitap haline getirir.

Bu sırada da çeşitli işlerde çalışır ve yazılar yazmaya devam eder.Ancak yavaş yavaş hastalanmaya başlamıştır Ahmet Haşim.Hastalığının tedavisi için gittiği Frankfurt’tan iyileşemeden döner.Buradaki intibalarını Milliyet gazetesinde ve Mülkiye dergisinde yayımlar ve daha sonra “Frankfurt Seyahatnamesi” adıyla kitap haline getirir.

Şiirinde kapalılığı tercih eden Ahmet Haşim,nesirlerinde ise açık bir anlatıma sahiptir.

“Ahmet Haşim’in nesri şiirden çok farklı bir karakter gösterir.Şiirindeki kapalılığa karşılık nesirde açık,kısmen sade ve bazen nükteli,hatta alaycı bir ifadesi ve üslubu vardır.Onun bu tavrı da gerçekte, “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” makalesinde nesirden beklediği özelliklere uygundur.Gerek fıkraları ve edebi tenkitleri(Bize Göre ve Gurabâhâhe-i Lâklâkan),gerekse gezi yazıları(Frankfurt Seyahatnamesi)kendi türlerinde başarılı olmuş ve beğenilmiş nesir yazılarıdır.” (Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi,I,Syf 64)

Şaire göre bir sanatçının en önemli eserlerini vereceği yaşı kırk yaşından sonrasıdır çünkü ancak o zaman olgunlaşmaya başlayacaktır sanatçı ve sanatçının zekası.

“Ne yazık ki vücudun çökmesi zekanın olgunluk zamanına tesadüf eder.Manasız çocukluk,tatsız gençlik olgunluk çağına hazırlanmaktan başka nedir?
Zeka-nar,ayva ve portakal gibi- geç renk ve koku kazanan bir sonbahar mahsulüdür.En az kırk sene güneşte pişmeden bu olgun meyve ballanmıyor”(Bize Göre,Bilge Kültür Sanat yay.,Bahar,Syf 19 )

Hastalığı iyice ilerleyen;bir çok edebiyat tarihçisi ve araştırmacısına göre modern Türk şiirinin kurucusu sayılan Haşim,4 Haziran 1933 tarihinde henüz 47 yaşındayken vefat etmiştir.

“Ahmet Haşim yazar çizer takımının yarısından fazlasıyla kavgalıydı.Ama ölmeden önce herkesle barıştı.Son hastalığında odası dostlarıyla doluydu.Bana anlattıklarına göre tam ölürken ayağa fırlamış.Eşinin ,terliklerini ayağına giydirmek istemesi üzerine , ‘hanım bırak şu terlikleri’ diye bağırmış.Haşim,o terliklerin simgelediği burjuva rahatlıklarını ömrü boyunca yadsıdığı için,bu son sözü çok anlamlı geldi bana.

Ahmet Haşim’i yitirmek benim ilk ölüm acım oldu.Bizler Eyüp’teki kabristandan uzaklaşırken,bir leylek konmuştu yeni kazılan mezarının üstüne…”( Mina Urgan,Bir Dinazorun Anıları,Yky Yayınları,Syf 211)

Yasakmeyve/Karakelem

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...