O KAPI, BİR DAHA HİÇ AÇILMAYACAK MI?




15 Temmuz’da Eyüp’te Hükümet Konağı’nın önündeydik. O günü biliyoruz. Kötü, hain, şerefsiz ya da hepsine karşı; umut, birlik, mücadele… ya da hepsi.

Kalabalığa ilk karıştığımda içim ferahlamıştı aslında, dedim ki ‘’Biz güzel milletiz be kardeşim, bu işin sonu güzel’’, sonra bir polis anonsuyla dağıldı içimizdeki karanlık biraz daha… Polis ‘’ Güzel haberlerimiz var, darbe kalkışması püskürtüldü, Allah hepinizden razı olsun...’’ dedi.

Susamıştım, mutluydum, sinirliydim… Eyüp Sultan’dan salalar yükselirken bunların hiçbirinin önemi kalmıyor. Ne olduğunu, neden olduğunu, bundan sonra nasıl olacağını düşünmüyorsun bile…  Aklımda bir tek salanın güzelliği, binlerce insanın varlığı ve üstümüzden yüksek sesle uçan uçaklara rağmen insanların sokakları terk etmemesi… İnsan kendi soğukkanlılığına hayret ediyor… ‘’Demek ki söz konusu vatan olunca insan sahiden ölmekten korkmuyormuş’’ diye geçiriyorsun içinden. Bunu hepimiz o gün öğrendik, iyi ki.

Sabaha karşı, gayri ihtiyari telefonumu çıkardım ve başka yerlerde neler olduğuna bakmak için twitter’ı açtım. Birkaç haber okudum, sayfayı aşağı kaydırdıkça Erol Olçok’un fotoğrafını gördüm, biraz daha aşağı indim, sonra ‘’Bir dakka, Erol Ağabeyin fotoğrafını neden gördüm’’ iç sesi ile yeniden yukarı çıktım.. Erol Olçok ile göz göze kaldım. Üstündeki yazıyı okudum mu, yoksa olayı hissettim mi bilmiyorum. Sadece baktım, dünya zamanıyla 1-2 saniye, bana göre saatlerce baktım…

Telefon etmişler görmedim, yazmışlar duymadım… Erol Olçok ve oğlu vefat etmiş, peki ben niye hayattayım?

Bu utanç sorusu cevapsız şekilde kalsın aklımda, ben size benim tanıdığım Erol Olçok’u anlatayım, bana bu soruyu sordurtan o adamı.

Erol Olçok ile tam olarak ne zaman tanıştım bilmiyorum, onun yanında çalışmaya başlamadan önce de siyasi iletişime ucundan kıyısından bulaşmış biri olarak hep bildiğim bir isimdi; duayendi, efsaneydi.

Sonra kısmet oldu bir gün onun yanında çalışırken buldum kendimi.  Asansörde karşılaştığım; hayranlık ve biraz da korkuyla baktığım o adam bir gün bozdu sessizliği… ‘’Yeni yazar mısın sen?’’

Cevap verdim mi vermedim mi bilmiyorum, sadece yüzündeki o güzel gülümseyişi hatırlıyorum. Erol Ağabey’in güzel bir gülümsemesi vardı… Siz ona gülümsemek deyin, ben ona bir çeşit kucaklama, bir çeşit anlama, bir çeşit aradaki mesafeleri kırmak diyeyim.. Çok garip ama Erol Ağabey’in gülümseyişi ‘’Selamın Aleyküm’’ derdi, ‘’Kardeşim’’ derdi, ‘’Dostum’’ derdi, ‘’Seni seviyorum’’ derdi.

İşe yeni başladığım günlerden birinde, hatırlamadığım bir sebeple odasında oturuyorduk birkaç kişi ve hayatım boyunca unutamayacağım o konuşmayı yaptı… Size sadece patronunuzun değil, belki de ailenizden birinin bile yapmayacağı o konuşmayı aklımda kaldığı şekilde yazıyorum:

‘’Size iyi bakmak zorundayım, eğer bir kazancım varsa bu siz çalışanlarım için var, rızkım çoğalıyorsa sizinle paylaşmak için çoğalıyor… Eğer içinizden bir kişi bile ayın sonunu zor getiriyorsa, dardaysa günahı boynuma, sıkıntısı olan olursa söylemekten çekinmesin’’

Bir insan böyle şeyler söyleyebiliyor, üstelik bu insan Erol Olçok oluyorsa, üstelik de bu adam bunları söylerken ağlamaklı oluyorsa… O insan artık sizin için herhangi bir insan olmuyor. Erol Olçok’u hep severdim ama sanırım o günden sonra başka türlü sevdim.  Çünkü ben insana inanıyorum, güzeller güzeli Hz. İnsan'a. 

Sonra kısmet oldu, daha uzun zamanlar geçirebilme şansına sahip oldum Erol Olçok ile, o anlattı dinledik, o söyledi notlar aldık. Kampanyalar dolusu zaman geçirdim yakınlarında. Sadece onunla değil, onunla yıllarca çalışan insanlarla da mesai yapma şansım oldu.

Erol Olçok’tan bahsediyorum size, siyasi iletişimin kitabını yazan adamdan… Tabii ki çok şey öğrendim ondan.

Ama en çok tevazuyu öğrendim.

Öyle bir tevazu ki bu,  dinlendiği (ki çok az dinlenirdi) odada sigara içen beni uyarmaktan bile imtina eden, orada uzandığını bilmeden defalarca kokuttuğumuz odaya gelip, nazikçe bir köşeye çekilip uzanan… İnsani ilişkilerinde dost, iş ilişkisinde ise kesinlikle bir başkomutan olan o adam... Masasında olan herkesi dikkatle, konuyu ne kadar uzatırsa uzatsın sözünü kesmeden dinleyen; fikre, farklı fikirlere önem veren dahi adam.

‘’Siyasi iletişim metni telsiz konuşmasının biraz uzunudur, çok uzatma’’ dediği gün reklamcılığına, en çaresiz kalınan anlarda bile bizleri etrafına toplayıp, kahvesini yudumlayıp sigarasını içerken ‘’ Ne yapalım yahu, bizim de işimiz bu, değil mi Cevat Abi?’’ dediği gün ağabeyliğine,  henüz hiç bilmediğim bir şeyde bile ‘’Bu işle Tamer ilgilensin’’ demesiyle ustalığına; kapısına gelen kimseyi çevirmemesiye, ondan yardım isteyen herkese yardım etmeye çalışmasıyla insanlığına hayran olduğum Erol Olçok.

Bazen ajanstaki büyük toplantı odasında toplandığımızda ve çok ses yaptığımızda kapıyı yavaşça açıp ‘’Ne yapıyorsunuz burada?’’ der, sonra kafasını sallar içeri girerdi. Şimdi biz yine o toplantı odasında toplanıyoruz ve o kapı ne kadar ses yaparsak yapalım açılmıyor… Arada açılacak gibi hissediyorum ama hayır, açılmıyor. O zaman anlıyorum Erol Olçok’un gerçekten aramızda olmadığını… İnanmak istemiyorum ama yok, o kapı açılmıyor.

Dava adamı, güzel insan, ağabey, usta, baba, Erol Olçok ya da sadece Erol. Bazı insanların hayatı derstir ve ben payıma düşeni aldım, sadece bunun için bile hakkını ödeyemeyeceğimi biliyorum.
İnsan acının tam ortasında hissizleşiyor…  Ne zaman bir şeye çok üzülsem böyle olur, öyle bakarım her şeye, öyle…
Belki de bu yüzden 15 Temmuz'dan sonra bu konuyla ilgili hiçbir şey yazmak ya da demek gelmedi içimden; adli tıpa gittik öyle baktım, mezarlıkta baktım, dergaha gittik baktım... Günlerce baktım öyle, inanmak istememek belki de, kim bilir.
Bir tek o kapıdan ses bekliyorum anlamsızca, yok, açılmıyor.

Biliyorum, Erol Olçok o kapıyı açık bırakıp öyle gitti, açtığı kapıdan binlerce Erol Olçok gelebilsin diye.

Şehit olduğu gün öğlen, toplantı odasındaki kapıyı  son kez açtı ve ‘’Her yerden sesin geliyor Tamer’’ diyerek son kez o kapıdan gülümsedi. Ben mesajı aldım Abi, dergahta kaldığın gece sana ve Abdullah'a bakarken verdiğim söz gibi... Her yerden sesim biraz da senin için yükselecek bundan sonra… Belki bize cennetten hep öyle güzel gülersin diye…

07.09.2016 /Sütlüce


Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...