Mine Söğüt'ten mektup var!




Yaklaşık 5 yıl önce, Gazetecilik Bölümü’nde yüksek lisans yaparken, bir ders için Mine Söğüt’ün ‘’Darbeli Kalemler’’ kitabını incelemiş, bu  kitapla ilgili de Mine Söğüt’e kafamdaki sorulardan oluşan bir E- mektup yazmıştım. Mine Söğüt de bütün samimiyetiyle sorularımı cevaplayan uzun bir mektup yazmıştı. Kitabı derste anlattım, yüksek lisansı filan da bitirdim hepsi geçti, elimde Mine Söğüt’ün muhteşem kitabı kaldı.
Söğüt’ün ‘’Darbeli Kalemler’’ kitabını çok önemsiyorum. Çünkü bu kitapta darbeler dönemindeki köşe yazıları müthiş bir seçkiyle okuyucuya sunuluyor… Darbelerden bir süre öncesini ve hemen sonrasını kapsayan yazılar, köşe yazarlarının (hadi bir kısmının diyelim) kısa sürede nasıl çark ettiklerini, kalemlerinin darbe ile nasıl eğilip büküldüğünü apaçık ortaya koyuyor…  Aradan yıllar geçse de zaman zaman bu kitabı açar köşe yazılarına bakar, bazı şeylerin hiç değişmediğini üzülerek görürüm.
Gazeteciliğin yerlerde sürünmesinin o kadar da yeni olmadığı görebileceğiniz, ‘’her dönemin gazetecileri’’nin kim ve hala nasıl bir yüzle yazdıklarını açık açık görebileceğiniz bir kitap Darbeli Kalemler.
Geçen hafta evde kolilerin arasında bir şeyler ararken, 5 yıl önce Mine Söğüt’ün yazdığı bu mektubu buldum (çıktısını almayı akıl etmişim iyi ki)  müthiş bir zevkle okudum ve Mine Söğüt’ün kalemine, samimiyetine bir kez daha hayran olarak mektubu paylaşmaya karar verdim.
Ben mektubumda Mine Söğüt’e kitabı inceleme nedenimi ve neden bu kitabı seçtiğimi söylüyor, ardından sırayla ‘’neden kitabın içinde 28 Şubat’a dair köşe yazıları olmadığını’’ ve ‘’kitabın içinde Mine Söğüt yorumlarına neden hiç yer verilmediğini’’ soruyorum. Mine Söğüt’ün beni hala sarsan cevabı ise şöyle... Noktasına, virgülüne dokunmadan, Mine Söğüt’ün izni olmadan paylaşıyorum.

Tamer Merhaba;

Öncelikle kitabı kendinize konu seçmenize çok sevindim. Bu kitap benim çok önem verdiğim bir çalışma oldu. Sorularınızı sevinerek cevaplayacağım.
1980 Türkiye için çok önemli bir dönüm noktası ve tek başına değil geçmişindeki iki askeri müdahaleyle bir bütün olarak ele alınmalı. 1960 - 1971 ve 1980 sürecinin sonunda bu ülkede tüm ideolojik algılar allak bullak oldu. 1980 sonrası olanlar bu temel üzerine inşa edildi. Politik geçmişiyle hesaplaşmaya giren bir nesil 1980 sonrası kabul ettiği yeni düzene uyum sağlarken ardında ideolojik bir enkaz bıraktı. Ben bu enkazın oluşma sürecine mercek tutmak istedim. O yüzden çalışmamı Türkiye’nin 80 sonrası siyasi ortamını şekillendirdiğini düşündüğüm 1960-1980 arasındaki üç büyük askeri müdahaleyle sınırladım. 28 Şubat ve sonrasının da benzer şekilde incelenebileceğini düşünüyorum.





Yorum meselesine gelince… Yazılı ve görsel basının özellikle son 10-15 yıl içinde gittikçe artan samimiyetsiz, çıkar temelli yorum bombardımanı altında kalan insanların kendi fikirlerine, kendi bakış açılarına güvenleri hatta ihtiyaçları kalmadı. Hızlı ve kolay tüketime alıştırılan insanlar politik görüşlerini de artık bir tüketici hoyratlığıyla benimseye başladılar. Onları yönlendiren basın da ipleri hızla elden ele geçebilen tekiniz bir mecra haline geldi. Bu karmaşık ortamda okurun biraz kendisiyle baş başa kalmasını istedim. Yazıları evet birisi tıpkı bir arşive girmiş gibi, o dinginlik ve bağımsızlıkla okusun istedim. Çünkü bu yazıları hepimiz kendi ideolojik bakış açılarımıza göre farklı değerlendirebiliriz. Oysa bence bu köşe yazıları ideolojilerin ötesinde, bize geçmişin tedirginliğini ve çaresizliğini anlatan bir portre çiziyorlar. Mesela 1960, haksız mahkemelerin görüldüğü, hata üstüne hata yapıldığı bir dönem haline gelmeden önce neymiş? Dönemin aklı ve niyeti tartışmasız önem taşıyan onca aydın ismi neden askerin yönetime el koymasına o kadar sevinmişler? Ordunun o zaman onlar için nasıl bir anlamı varmış? Gençlik hareketinin değeri ne kadar yüksekmiş? Türkiye için nasıl bir gelecek düşleniyormuş? Üniversite öğrencilerinin üzerine polis salan iktidarın anında alaşağı edilmesi ve bir ülkenin  kendi gençlerine bunu yapmasının bu kadar büyük tepki alması… O yazıların, bunlar üzerine düşündürmesini istedim insanları. Sonra aradan on yıl geçtiğinde gelinen noktayı görmek de çok önemli. 1971’de artık tüm o değerler nasıl alaşağı edilmiş. O kutsal görünen gençlik hareketi nasıl  kabusa dönüşmüş. İnsanların beklentileri nereden nereye gelmiş…  Ve sol ideoloji hangi noktada güçsüz düşmüş. Ve 1980 yılında artık kimler güçlenmiş!
Tüm bunları dikkatli okur görecektir ve üzerine düşünecektir diye umuyorum. O yüzden bu derlemeyi yaparken yorum koymadım. Hedefim kendi fikrini önemseyen ve okuduklarıyla arasına kimse girmeden, fikirlerini oluştururken kendisiyle baş başa kalmaktan gocunmayan okurdu.

Eğer romanlarıma da göz atarsanız göreceksiniz, genelde hikayelerin sonunu açık bırakırım. Karakterleri yaratırken bir yandan hep şeytanın avukatlığını yapmaya çalışırım. O yüzden kim iyi kim kötü  ya da iyi nedir kötü nedir üzerinde uzun uzun düşünmesi gerekir okuyanın. Bu kitap da öyle olsun istedim. İnsanlar okuduktan sonra üzerine biraz olsun düşünsünler ve kendi yollarını bulsunlar.

Dediğim gibi kitapla ilgilenmeniz beni çok sevindirdi. Özellikle genç neslin geçmişe bakarken gözlerini dört açması gerektiğini düşünüyorum. Neyin aslında ne olduğunu anlamak için kendi fikirlerimizi oluşturmamız, bu karmaşanın içinde biraz duru gözlerle etrafımıza bakmamız gerekiyor. Bizi kendi fikrimizin, kendi tercihlerimizin önemsiz olduğuna inandıran o küresel dev pazarın tüketici karıncaları olmamak için…
Size çalışmalarınızda başarılar dilerim. Aklınıza takılan bir şey olursa tekrar yazabilirsiniz.

Sevgiler…

Mine Söğüt 

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...